29 Temmuz 2009 Çarşamba

mektup dikmek...

geçenlerde yeni bir keşif yabtım! keçeye baskı yapmak gerekince, içime sinmedi pek. keçe kadar sevimli, samimi bir malzemeye baskı gibi soğuk bir şeyi eklemek istemedim. o sırada dikmek geldi aklıma. sonra oturdum, bütün harfleri tek tek dikip bir mektup yazdım. mektup "eternal sunshine of the spotless mind" filminin kadın hafızasını sildirince arkadaşlarının evine gelen hatırlatma notu. işte sonuç bu oldu...


-fotoğrafın üstüne tıklamaktan çekinmeyin, daha yakından görmenizi tercih ederim.-
fontu, filmdeki nota sadık kalarak courier new yapmaya çalıştım, bold olanları yerleri iki iple diktim. sadece "lacuna inc."in times new roman'ını yapamadım ama zaten bir kısmı değişmek zorunda kalmıştı çoktan. işte detay...



son olarak arka kısmını göstermek istiyorum çünkü çok garip bir dokusu oldu arkada. ben çok sevdim. gizemli bir dil gibi. çok uğraşırsanız, uslu bir çocuk olursanız bazen yakayabiliyorsunuz arkada ne yazdığını. sevimli oldu sanki he?


afiyetle yiyin...

24 Temmuz 2009 Cuma

ben de yazıcam

Ben 25 yaşında, hala oyuncaklarla oynayan ve bundan sonsuz zevk alan bir adamım. Bu durum bazı insanlar için (anlam veremediğim şekilde) utanç kaynağı olsa da, benim için gurur duyulası bir durum ve öyle de olmaya devam edecek. Ailem ben doğmadan başlamış oyuncaklarımı almaya. Bilinen (ailem tarfından onaylanan) ilk oyuncağım, "Değerli" adında peluş bir köpek.

İnsanların "kutu kutu pense" falan oynadıkları garip bir mahallede doğdum. Küçücük, sevimli bir sokağımız vardı. İnsanlar maç yapmazdı. Ben de yapmadım.

Belki de buna borçluyum oyunlarla ve oyuncaklarla büyümüş biri olmamı. Kendi oyunlarımızı, oyuncaklarımızı yaratırdık.

Bu güzelim blog'u takip edenleriniz fark etmiştir. Hala değişen bir şey yok. Hala, kendi oyunlarını ve oyuncaklarını tasarlayan kocaman çocuklarız sevgilimle (
). Türkiye'de 50'li yıllarda çok gelişmemişti oyuncaklar tahminimce. Geçenlerde gördüğüm oyun seti beni birazcık üzdü bu açıdan. Bakınız benim sokakta "kutu kutu pense" falan oynamamdan tam 35 sene önce, Amerikalı sebil neyle oynuyormuş:

Hayatı boyunca oynayabileceği en teknolojik yerli oyuncak "Tees Elektronik Seti" olan biri olduğumu düşünürseniz, üzüntüme hak vereceksiniz sanıyorum ki.
Bakalım 1951 yılında 50 dolara satılan bu setin içeriği neymiş:

  • Geiger-Mueller sayacı
  • Wilson Cloud Chamber
  • Spintariskop
  • Elektroskop
  • Alfa, beta ve gamma radyasyon kaynakları (!?)
  • Radyoaktif madenler (4 tip uranyum)
  • 3 resimli kitap (Uranyum araştırması, Dagwood atomu nasıl böldü, Gilbert atomik enerji giriş kitabı)
Amerikalı gençler uranyum deneyleri yaparken, Tees Elektronik Seti'yle kapı zili yapmayı başarmış "şanslı" azınlıktan biri olduğumu düşündüm dün. Birkaç satır bir şey yazmadan geçemedim.

Muhakkak ki oyuncak kavramı bambaşka bir boyut alacaktır yakın gelecekte. Belki de bugün delicesine teknolojik gelen şeyleri bile görmezden geleceğimiz günler olacak; ama inanıyorum ki bir şey asla değişmeyecek: "En güzel oyuncak, insanın kendi yaptığı oyuncaktır."

Not: Tees, internet sitesini e-maximum denen şeyin lisanssız sürümüyle yapmış. Onu bir düzeltin hele ya. (mehehehe)

Çağrı

20 Temmuz 2009 Pazartesi

astreoid b 612



beni tanıyanlar bilir, büyük bir küçük prens hayranıyımdır. kendisi kahramanımdır.
birkaç kez sen çocuk romanı yaz, ben de çizeyim gibi teklifler aldım. bunu diyen herkese ilk tepkim "küçük prens'i okuduktan sonra bir şey yazabileceğimi sanmıyorum" oluyor.

le petit prince nam-ı diğer küçük prens, hem çocukların algılayabileceği kadar basit, hem de büyüklere birçok yeni perspektif katabilecek kadar derin. işte bence bir çocuk romanının başarabilmesi gereken en önemli noktaysa bu, hem büyük hem çocuk anlamalı kitaptan. sadece "mesaj" vermeye çalışan bir şey olmamalı.

kitabı birkaç ay önce tekrar okudum. bir dövme fikrim vardı, içinden bir cümleyi güzel bir fontla ayak bileğime dolanacak şekilde yazdıracaktım. bu dövme fikri içinse bir cümle bulmalıydım, öyle bir cümle olmalıydı ki, hayatım boyunca vücudumda taşıyabileceğim, beni anlatacak bir şey. baktım çizdikçe çiziyor, kendimi durduramıyorum, bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldım. yine de dövme olarak bir küçük prens yaptıracağım kendime. ilk gördüğünüz resmi, bacağıma yaptıracağım bir gün. bu fikri her geçen gün daha çok seviyorum... he bu arada en sevdiğim bölümse tilkili olan. "evcilleştirilmek" çok güzel bir metafor.
normalde bir roman kahramanının ya da bir çizgi film kahramanının her türlü hediyelik eşyasının çıkmasını sevmiyorum. ama birkaç tanesi var ki benim için daha çok olsa demekten kendimi alamıyorum. mesela geçen gün japonya'da bir küçük prens müzesi olduğunu öğrendim ve bu beni bir miktar üzdü. birkaç tane küçük prens hali...


öncelikle bundan bahsetmek isterim, japonya'da bulduğum müzenin bahçesinde yer alıyormuş bu heykel. ben görünce bilgisayarın başında kalkıp biraz yürümem gerekti, sitesine baktıktan sonra da bilgisayarı kapatıp buzdolabına koydum zaten. işte sitesi; http://www.tbs.co.jp/l-prince/en/




bu ayakkabıları uzun süredir içten içe arzuluyordum aslında. dün almaya karar verdim. 60 dolar. şu sitede satılıyor; http://www.melissaplasticdreams.com/collection/fall-winter-08-09/white/glam-le-petit-prince




bunu geçen sene kanyon'daki karınca'da görmüştüm. tabii ki çok pahalıydı, "pis,bok, göt" diye çıktığımı hatırlıyorum mağazadan.



işte bu çok sevdiklerimden biri. çok yaratıcı bir stencil. çok çok güzel kısımlarından birini yazmışlar; "insan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."


benim gibi kutu severler için ayıp ettikleri bir parça daha... terbiyesizlik!



pek şeker tilki de tabii ki tahtadan yapılmış. çok güzel olsun diye!



daha birçok şey var aslında gösterilebilecek. kolonyası, tabağı, bardağı falan. ama istemedim onları göstermeyi. çok beğendiklerimi sundum efenim.
size tabii ki küçük prens'ten alınma sözlerle veda ediyorum...
"bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. ve geceleri gökyüzüne bakarsın. herşeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. belki böylesi daha iyi. yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin.."

bir de "şu büyükler ne tuhaf!"

misafir

siz şaşırmadan söyliyeyim, bloguma arada sevdiceğim de yazıcak artık. konuk yazar olarak.
beğendiklerini paylaşır belki bizimle ya da bir şeyler yazmak ister felan onları bilemem.
farklı bir fontla, altına kendi imzasını atarak aramızda olacak.

heyecanla bekliyorum!
e.

19 Temmuz 2009 Pazar

ben

yolda yürürken müzik dinlemeyi çok seviyorum. bazen jeff'te (shuffle'ım adı, coupling dizisindeki şaşkın adam, malum shuffle dediğiniz de şaşkın bir şey) özellikle soundtrack'leri seçip kendimi bir filmin içinde hayal ediyorum. genellikle çalan soundtrack'in filmleri oluyor ama kendi senaryomu yazdıklarım, en keyiflileri!

sayende kelimesi yüzünden


size biraz önce başıma gelen bir şeyden bahsetmek isterim.
sakarlığımla uluslararası nam salmış bir bireyimdir. kime sorsanız gösterir. birçok dilin sözlüğünde "sakar" kelimesinin açıklaması olarak benim ismim yer alır. bunlar size bir önbilgi olsun isterim.

biraz önce açık radyo'da sevdiceğimle, internetten bir şeyler araştırıp, bir yandan da meşrubat tüketiyorduk. ben takdir edersiniz ki bir bardak kolayı üstüme ve iki katlı radyonun her şeyine dağılacak şekilde dökmeyi başardım.
sanmayın ki sakarlığımdan, havalar malum bu aralar sıcak, serinliyeyim istedim. çok başarılı olmasa da fena bir yöntem sayılmaz. hem yapış yapış olmamak için, bütün her yerinizi yıkamanız gerektiğinden illa ki bir serinleme söz konusu.

her neyse, anlatacağım şey bu değildi, konu dağıldı.
meşrubat, bütün bacaklarıma, şortuma, koluma felan geldi. ve tabii ki ayakkabılarıma! sevdiceğim hemen etrafı silmeye yönelirken ben de kendimle ilgilendim. ve sevdiceğime en azından ayakkabılarımın sayesinde bir şeyler dökülmesine alışık olduğunu, birlikte yürürken sürekli bastığı taşların altından fışkıran suların ayakkabımı şenlendirdiğini söyledim. sevdiceğim bu duruma biraz alınmış olmalı ki, hemen de lafımı soktuğumu söyledi. ben de hemen ekledim, farkettiyse "sayende" dediğimi, "yüzünden" deseydim laf sokmuş olabileceğimi söyledim. ve tabii ki sevdiceğim çok doğru bir şey söyledi, "iyi de sen onları sürekli karıştırıyorsun, bu yüzden "sayende" dedin" dedi.
haklıydı. ben hep bu iki kelimeyi karıştırıyorum. orada numara yabmıştım (:

17 Temmuz 2009 Cuma

kelepir satılık ülke!!


çok garip bir ülkenin varlığını öğrendim geçenlerde. adı sealand, platform adanın üstünde. 550 metrekare. ikinci dünya savaşı sırasında ingiltere, alman hava baskınlarından korunsun diye yabmış, sonra terk etmiş. en küçük ülkeymiş bu arada kendisi. ama sanırım bunu tahmin etmişsinizdir.
roy bates diye bir adam ve ailesi 1967'de taşınmaya karar vermişler adaya. roy bakmış ada uluslararası karasularında, "neden ben burda kendi devletimi yabmayayım ki" demiş.
ertesi sene kraliyet donanması roy ve ailesini adadan atmaya çalışmış ama adadan açılan ateşe maruz kalan askerler tıpış tıpış geri dönmüşler. sonra dava açmışlar ancak ada ingiliz karasularının 3 mil açığında olduğu için roy haklı bulunmuş ve galibiyetini almış!

sonra başlamış devletsel olaylara. bayrak yapmış, ulusal marş edinmiş ve en enteresanı amerikan dolarına denk gelen sealand doları yaptırmış, hatta çok güzel paraları da mevcut.
he bir de kktc'yle futbol maçı bile yapmışlar bir vakit. 6-1 yenmiş kktc.
adada şu an kimse yaşamıyormuş ama 1000 kişi pasaportuna sahipmiş. ada üzerinde yaşarlarken geçimini hediyelik eşyadan sağlıyorlarmış.
2007'de satılığa çıkartmışlar ülkeyi :/ 10 000 000
sterlin gibi bir ülke için cüzzi bir rakama (?!)
tatile gidesimin feci arttığı şu günlerde oralara kaçmak aklıma gelmiyor değil.

he bir de türkiye temsilciliği var ülkenin, merak edenler felam;
http://www.trsealand.tk/


bu arada bu ülke bana ortaokulda yaptığım bir ingilizce projeyi hatırlattı. bir ülke kurucaktık ve her türlü bilgisini felam vericektik. benim ülkemin ismi "loveland"ti tabii ki. 12-13 yaşlarındaki bir genç kızın aklı sadece aşka çalışıyor (gerçi önceki yazılarıma bakılırsa büyüyünce de pek değişmiyor (; ). pek yaratıcı bir isim olmasa da güzel bir proje olmuştu. ülkemin haritadaki şekli kalp şeklindeydi. hehe.