skip to main |
skip to sidebar
halbuki ajanstan çıktığımdan beri aklımda tek bir şey vardı "uyumak"...sabah 7 gibi uyuyabildim, sevdicek işe giderken uyandım bi. saat 8 buçuktu. sonra kaçtı uykum, oturdum bilgisayar başına. adrenalin uykunun en büyük düşmanı. 1 gibi öğlen yemeği yedik, 4 gibi de çıktım ajanstan.uykuya...dolmuşa binecekken bi anda kendimi metroda buldum. halbuki beşiktaş'a gidip ordan motora binip evime gidecektim. şanslıysam direk kuzguncuk vapuruna bile denk gelebilirdim. ama metroya binmiş bulundum. kabataş'tan giderim diye bindim. sonuçta zaman kaybetmemeli ve hemen uykuma ulaşmalıydım.sonra bi anda kendimi taksim merdivenlerini çıkarken buldum. "ne oluyo yeee" dememe kalmadan, kimseye çaktırmamaya çalışarak fünikülere doğru ilerledim. gördüyseler de gördüler!nihayet vardım kuzguncuk'a. hemen eve koştum.zili çaldım, kimse yok.çantama atladım, anahtar yok.telefona baktım, şarj yok.fak.şu an pita'da oturuyorum, ankesörlü telefondan nerede olduğunu öğrendiğim ev ahalisini bekliyorum. ve kendimi ana okuldan alınmayı unutulan büyük çocuk gibi hissediyorum.halbuki uyuycaktım ben, annemi de çok özlemiştim...
bu aralar artık neredeyse herkes öğrendi sergim olucağını. görgüsüzlükten değil, heyecandan tek konuşabileceğim konu bu oldu artık.
demin bir arkadaşımla konuşuyorduk da, aklıma çok çok sevdiğim bir söz geldi. bir konuda en çok sevdiği sorulduğunda tek bir cevap veremeyen yani bir sürü seçenek arasından sadece birini seçemeyen kişi, o konuyu gerçekten çok seviyor olurmuş.
çok hoşuma gidiyor bu durum. müzik, film, kitap ve hatta oyuncak türü hakkında "en çok sevdiğim ..." sorusunun cevabını asla veremiyorum. bir nevi küçükken "anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı" sorusu...
neyse demem o ki; benim için çok heyecanlı, bir o kadar eğlenceli ve belki de inanılmaz yoğun bir dönem başladı. arada evde yamuk fransız tipi şapkam ve düzgün türkçemle "olmuyor, ilham gelmiyor, yapamayacağım..." diyerek dolanacağım.
nisan'daki ilk sergimle, bana sorulan bir "en çok..." sorusunun cevabını vereceğim aslında. ama bir tane olmuyor işte, 20siyle (:
sevgili uyku,bir diğer blogumda sadece şikayet ettiğimiz için, insanlar beni dırdırcı sanıyor. özümün bunla hiç alakası yok! hiç şikayet etmeyen kuzu gibi bir insanım (yuh, tanıyan poposuyla gülecek) ! her neyse, düşündüm taşındım, bu sefer şikayet etmeyeyim dedim. öyle mektup yazayım ki sevgi dolu olsun dedim, açıkçası böyle bir şey bulmak zor oldu ama son anda aklıma sen geldin canım uyku.
seni severim, bilenler bilir. seni yeterince almayınca huysuz biri olur çıkarım. sayende bana "kedi" ve "bebek" dendi. seninle paralel her yerde bağlanabiliyoruz. bu uyumumuzu seviyorum. arada senin de hataların yok değil, bazen olmadık yerlerde geliyorsun, bazense hiç gelmiyorsun. senin yüzünden bıraktığım derslerin haddi hesabı yok. geç kaldığım yerlerden bahsetmiyorum bile.
bazen sana düzensiz diyorlar, halbuki sen de ben de biliyoruz ki hep bir düzenimiz var. bizim bilmemiz önemli zaten sevgili uykucum.
söylemeden geçemeyeceğim, son zamanlardaki performansından çok memnunum. sayende sabahları yaşayabiliyorum, bu bana neşe katıyor. meğer ben seviyormuşum sabah uyanmayı. gerçi gece uyuduğum için çalışamaz oldum ama olsun uyku hallederiz biz.
uzun lafın kısası, bana verdiğin rüyalar için özellikle çok çok teşekkür eder -zira beni çok besliyorlar-, somut bir yerin varsa oralardan öperim.
sevgiler,
miyu
fotoğraf için; http://noyereve.deviantart.com/art/3-104949347
bana uyku düzenin yok diyorlar, alınıyorum. demin kendim bile söyledim. benim bir düzenim yok belki ama onun da kendi için de bi düzeni var, beni bıraksanız 5 - 6 gibi yatar, 2 - 3 gibi uyanırım.
evet seviyorum uykuyu. suç mu? ama geceleri daha iyi çalışıyorum. uykum asi benim, sırf annelerin düzenine uymuyor diye neden düzensiz diyorsunuz yavrucuğa? faşizan mısınız? düzen de düzen. aaa!not: bu dizeler gözlerimden uyku akarken, okula gitme zorunluluğundan dolayı yazılmıştır, ben onlara sinirliyim aslında, üstünüze alınmayın. annecim seni çok seviyorum. valla.
bugünlerde gitmek fikri çok girdi aklıma. "ne varsa yurtdışında var", "her şeyin en güzeli avrupa" triplerinde biri hiç olmadım. ülkemi, yaşadığım yeri çok severim, istanbul'a aşığımdır ama ben bu kadar severken ülkemi, ülkede yaşayanlar yaşanmaz hale getirince, giriyor işte insanın aklına bir kurt.
ne yapmak istediğini yeni yeni keşfeden biri olarak, bazı durumların aslında yeni farkında olabiliyorum. ben küçükken hep sanatın hayatımın hep içinde olmasını ama bana sürekli maaş sağlayabilecek ortalama zevk alabileceğim bir işim olmasını isterdim. akşamları sanatımı yapardım ne de olsa, "hobi" olarak. şimdi düşünüyorum da, ne demek yahu? ben sırf sanatçıyı asla desteklemeyen bir ülkede yaşadığım için kendi hayalimden mi vazgeçeyim? en önemlisi, gerçekten mutlu olacağım işimi ne için feda edeyim?
ben lisede plastik sanatlar okudum, şu anda güzel sanatlar fakültesindeyim, önümüzdeki yıla mezun olucam. ama hala aklımda bir işe girip, düzenli para kazanıp akşam da "hobi"mi yapmak var. şimdi aynı senaryoyu herhangi bir avrupa ülkesine koyduğumda, çok başka gelişiyor olay. zaten öğrencilik sırasında bol bol iş yapıyorsun, karma sergilere katılıyorsun (bu burda da olur ama peşinde koşmak lazım her şeyin), kişisel sergi, kendi girişimciliğin ve en önemlisi doğru bir çevreyle, al sana şahane sanatçısın. tabii ki bu kadar kolay değil belki ama en basitine indirgersen bu durum böyle.şu an aklımda şahane bir sergi projesi var, gerçekleşirse güzel ses duyuracak bir şey olucak. kime anlatsam projemi şu tepkiyle karşılaşıyorum "ezgi bunu avrupa'da yapsan harika olur ama burada ne kadar tepki alır bilemiyorum". herkesi yok etmek değil amacım, buna inancım da son zamanlara kadar yoktu. ama düşünüyorum taşınıyorum, artık doğru geliyor. ben neden kendi ülkemde, kendi fikrimle, kendi yaratıcılığımla yaşayamıyorum ki?
bir kere dünyanın en üşengeç ülkesinde yaşıyoruz. insanlar kendilerine bir hoşluk yapmaktan o kadar uzak ki. onları da suçlayamıyorum, öyle görmemişler, "hoşluk" istediklerinde hep "saçma" ve "çocuksu" bulunmuşlar. o yüzden türkler çocuksu yönlerini ilk dolaba kaldıranlar belki de. e saf yanını görmeyen, hatta unutan, yok sayan insan ne kadar anlar ki sanatın değerini? bir de kadın olma meselesi var tabii, buraya hiç girmiyorum bile.
yıllarca annem de babam da istedi aslında gitmemi. anlamadım ve hatta bazen kızdım. neden burada kendi ülkende yapmak varken gideyim ki? tek başına olsam asla kalkışamam bu düşüncelere, iki kişi olmak her zaman güven verici. tabii ki herhangi bir kişiyle değil, gerçekten güvendiğin, böyle büyük işlere kalkışırken ilişkinin kolay kolay kopmayacağı birini bulman lazım. abla-kardeş gibi, anne-kız kadar güçlü. aşk da öyle allahtan. en azından gerçek aşk...
konumuza geri dönmek gerekirse, bu durum beni çok rahatsız ediyor. kendimi ileride düşünüyorum, her sabah uyanıp bir sürü saat trafikle yaşayıp işe gidip düzenli bir maaşla yaşayıp akşamları hobilerine mi dönmek, yoksa sabah uyanıp evinin içindeki kahve kokulu atölyende "sana ait olan" fikirlerinin hayatını döndürmeye yetmesi mi? ben ikincisini seçiyorum, olması için de ne gelirse elimde yapacağım valla. kimse alınmasın gücenmesin.
özel teşekkür; sohbetimiz sırasınca yazıyı kafamda toparlamamı sağlamış Eda'ya ve beni bu hayalleri kurdurabilecek kadar (inanın çok zordu) cesaretlendirebilen sevgilime bir sürü öpücük!
sevgili sanatsever dostlarım, 11. bienal'in vuku bulduğu şu günlerde bazılarınızın içinden "ahh keşke ben de bir bienal sanatçısı olsam" dediğinizi duyar gibi oldum. aslında çok kolay!! o kadar kolay ki, yazacağım birkaç maddeyi uygulayarak ve biraz inançla başarabileceğinize gönülden inanıyorum. başlıyoruz...
1. tercihen bir güzel sanatlar bölümünden mezun olun ya da öğrencisi olun. ha değilseniz üzülmeyin, mezun olduğunuz okul sadece etiket için geçerli, yoksa bir bok öğrettikleri yok.2. yapacağınız işin güçlü bir hikayesi olsun, ortaya bok gibi bir iş çıkardığınızda "ama olsun hikayesi çok güzel" "vaay ilk baktığımda bir şey anlamamıştım ama hikayeyi okuyunca çok beğendim" diyebilsinler.3. ne yapıyorsanız yapın müzik çok önemli. arkaya kompozisyona uysun uymasın "garip" müzikler koyun. insanın içini sıkıştıran, gizemli müzikler tercihimiz. doğru tercih yaparsanız akılda kalırsınız.
4. tercihen malzeme seçimizin atık malzemeler olsun, hemen çevrecilerin gözüne girersiniz. hem bu tür işlerin altın doldurmak daha kolay, "atık malzemeler kullanarak zamanda bir yolculuk yapabileceğini anlatmayı hedefledim" gibi.
5. bienal sanatçısı olarak bir sanateseri oluşturmanıza gerek yok. önemli olan sizin bir sanatçı olmanız, bu çizgide ilerlemeniz. mesela bütün bir sayfaya "öf" yazın, biraz süsleyin, çerçeveleyip asın. insanlar önünden geçerken "sanatçı burada ne anlatmak istemiş acaba" diyeceklerine garanti verebilirim. hatta bienal mekanlarından birindeki garip bir nesnenin yanında dursanız, onu da sanat eseri gibi saatlerce inceleyeceklerdir.
6. "iyi güzel hoş da benim çizim yeteneğim, gözüm yok" diyorsanız, sizin için alternatifim performans. bienal'n vazgeçilmez parçalarından olan performans için tiyatro yeteneği olmayan birkaç kişi, makyaj malzemeleri ve yine müziğe ihtiyacınız var. önce yüzünüzü beyaza boyayın, sona farklı yerlerde öylece durun. arkaya verin müziği, alın size performansın alası! unutmayın "mevsim geçişlerinin kısalmasını" anlatıyorsunuz. "zaman ilerledikçe, siz orada kalıyorsunuz"...7. kimsenin anlamadığı işler yaptım diye üzülmeyin, unutmayın siz bir bienal sanatçısınız, işinizi anlatmak gibi bir derdiniz yok, anlayan anlar gerisi ninja kaplumbağalar...
8. politik görüşünüz çok önemli. feminist bardak altlıkları yapın yine kralsınız. malzeme, anlatım hiç önemli değil, yeter ki bir duruşunuz olsun.
9. fotoğrafla katılacaksanız photoshop'u unutun. artık bienal'de bile photoshop tutmuyor. kolajı tercih edin, olmadı 2. maddede bahsettiğim metnin içinde "fotoğraf zamanın içindeki bir anın alıntısıdır, büyülüdür, yaşanmışlığın kanıtıdır." cümlesini mutlaka ekleyin. azıcık değiştirin de kopya çektiğinizi anlamasınlar.20. farklı olun. liste hazırlarken 10. maddeye geçeceğinize 20 yazın. siz bienal sanatçısınız, büyük düşünün!!11. asla ama asla klasik sanatlara bulaşmayın, yağlı boya bir tablodur, mermerden bir heykeldir falan eskidi artık bunlar. ne varsa kavramsal sanatta, çağdaş sanatta var. geniş bir kere. çok beğeniyorum klasikleri illa da bunu isterim derseniz, modifiye edin. içine sıçın, kolaj molaj, sürreal takılın. "yeni bir yaklaşım getirdim" dersiniz.
şimdilik bu kadar canlarım. umarım bienal sanatçısı olma yolunda size biraz katkım olmuştur...
öptüm bay.