3 Ağustos 2009 Pazartesi

yazık be.


fotoğrafını gördüğünüz mekanı beğendiniz mi? aslında bu görüntüden bile daha güzel bir mekan. ama sadece mekan böyle. görüntüye bakınca aldanmamak gerektiğini öğrendik bu hafta sonu. işletme en az mekanın güzelliği kadar önemliymiş...
geçen cuma sevgilim ve ben trene atlayıp eskişehir'e bir arkadaşımızın yanına gittik. çok keyifli bir hafta sonuydu. taa ki görüntüde gördüğünüz, pool&bistro adlı bu mekanı keşfedene kadar.
pazar akşamı ne yesek, nerede yesek derken burayı hatırladık ve gittik. mekan o kadar güzel gelmişti ve sohbet öyle keyifli ilerliyordu ki geciken siparişlere, küçük porsiyonlu yemeklere aldırmadık... yemeklerin vasatlığı da bizi çok ilgilendirmiyordu çünkü uzun zamandır görüşmediğimiz arkadaşımız ve biz çok mutluyduk.
bir ara arkadaşımız, başka arkadaşlarını gördü ve onlarla bir sohbete daldı. ben biraz üşümüş, bir şal rica etmiştim. bir yandan şala sarıldım, bir yandan sevgilim bana sarıldı, ısıttı.
bir yandan gülüşüp, bir yandan benim bir projem hakkında kafa yormaya başladık. "tatlı mı yesek acaba?" diye istediğimiz menü 10 saattir gelmemişti ve ben artık dayanamayıp tekrar uyardım garsonu.
sonra bizi şok eden gelişmeler oldu. ukala bir garson gelip "tavırlarınız müşterilerimizi rahatsız ediyor sizi GÖNDERMEK zorundayım" dedi. rahatsız edecek ne yaptığımızı sorsam da aldığım cevap, "tavırlarınız" "aile müessesi"nden farklı olmadı. yaşadığımız şokla fazla bir şey diyemeden kalktık.
sonra tabii çok içimize oturdu bu. çağrı zaten bir masanın sürekli bize baktığını farketmiş. rahatsız olmuş hatta. kalkarken de "heh işte bu kadar" diyorlarmış bu zavallı insanlar. bense kendi içinde gülüşen garsonları görüp anlamamıştım neler olduğunu.
her şeyi geçtim, aile müessesi dediği mekanın içinde bir bilardo var, hemen yanı pub gibi tasarlanmış. sanırım burası çocuğunu alıp bira içmeye gittiğin aile müesselerinde.
mekandan sinirle çıktık tabii ki. insan, en ufak bir sevgi kıpırtısı görüp kıskançlığından çatlayan insana mı kızsın, yoksa böyle bir saçmalığa izin veren işletmeciye mi kızsın bilemiyor. kendinizi aşağılanmış ve mutsuz hissediyorsunuz ki bunu kimsenin size yaşatmaya hakkı yok.
biz hakkımızı yasal yollardan arayacağız. bu sorun değil. ulaşabileceğimiz insan işletmeci olduğu için onu dava edeceğiz ancak popülasyonunun büyük kısmının öğrencilerden oluştuğu bir şehirde böyle zihniyetle çalışan insanları olması çok üzücü.
bu yazıyı şunun için yazıyorum, hem bir gün yolunuz eskişehir'e düşerse bu mekana gitmemenizi tavsiye etmek için ya da en azından bilin diye, hem de bir yanıyla ne kadar tehlikeli bir dönemin içine girdiğimizi tekrar farkettiğim için aslında. bu bahsettiğimiz yer eskişehir. daha doğu şehirlerimizde neler neler vardır düşünmek bile istemiyorum. eskişehir'de bu tür müşterileri koruyan bir işletmeci ne kadar daha var olabilir orada hiç emin değilim. ama, sayıları artıyor bunların. farkında mısınız?
politik olarak düşünmeyi ve hatta kendi yaşadığımız siniri bir kenara bıraktım. bu tür bir tabloya tepki gösteren çifte üzülüyorum en çok... ne zamandan beri sevdiği insana sevgini gösteremeyen bir ülke olduk biz? ne zamandır kocalarımız bizi bir kez bile öpmüyor? ne zamandan beri aşık bir çift görünce bunu illa ki pornografik olarak algılıyoruz?

yazık be.

9 yorum:

biricik sude hopolog dedi ki...

esas sana yazık diyorum ben. o giderek artmakta dedigin insanlar bu ulkede hep varlardı, giderek artarak onlara 'onlar' diyen sizler çoğaldınız. bence iki dakika iğne alıp batırın kendinize, eskisehirimizi kötüleyeceğinize (muhtemelen yaşadıgınız) avrupa şehrine bir bakın, ve bakın bakalım insanlar yeterince rahatlarmı, burda kimse eski kotuydu iyiydi tartışması yapmasın, önemli olan karşılıklı anlayışı saglamak, adamın uyarı yapmasından ders cıkarmak, her yerin bir sınırı vardır, ancak amerikalılar, mogollar ve birazda ingilizler gittikleri yerllerde kendi bildikleri gibi yasar, neticesindede Mayaları keser, Çini uyusturucuya alıstırır vs..
ola ki bu kıyımları desteklemiyorsanız, amerikanın keşfinden sora olnaları onyalamayıp,
balkanların 600 sene boyunca kendi millii benlkleriyle yasayabildiklei icin 600 sene sonra kendi milletleri gibi ulkelere ayrılabildikerini, bulgaristanı gorup anlayabliyorsanız bu iki durumu kıyaslayabliyorsanız ve turistik gittigi, girdigi veya ele gecirdigi yerdeki yaşama saygı konusunda, istanbulun gobeginde kiliseler goruyorsanız, ve ıraktaki savasın "barısla" "ıraklılar kafelerde ozgurlukle otursunlar.." anlayısıyla alaklı olmadıgınınn bilincindeyseniz, yani esas meselenin gittigin yere ayakuydurmak, oranınn kurallarına saygı gostermek oldugunu,
"ben ayakkabımı cıkarmam" diyip koy evine giren kapucino isteyen tansu ciller zihniyetinde olmak istemeidgnizi hissediyorsanız, (damarlarınızda akan kanın rengiyle ay yıldızlıymıs bilmem neymis ilgilenmiyorum, insan olmaktan, gercek bir medeniyetten bahsediyorum)o zaman tekrar dusunup eskisehirde biz ne kadar evimizmis gibi davrandık, ne kadar topumuzu tufegimizi bagdatta bir mezar tasına dayayyıp ayaklarımızı uzatttık, afganistanda camide beyzbol oynadık?

biricik sude hopolog dedi ki...

sana katılmıyorum biricik sude, neden katılmıyorum çunku burası türkiye, ve burdaki herşey eşşek özgurlüğü, yani ben almanyada yaşamıyorum ki, ordaki insanlar kadar medeni olayım, medeni olmak zorunda diiilim sadece medeniyeti savunayım yeter. (bazi insanlar eşit baziları daha eşit)
bazı insanlar esas sorununn da bu iki yüzlülüük olduğunu söylüyorlar, ama ilgilenmiyorum, zaten ben şirin bir insanım vede içimde kötülük olmadığını düşünüyorum o halde ben gerçekten sirin ve kötülük olmayan bir insan gibi davrandığıma emin olduğum icin bana katılmayan bütün insannların şirin davranmadığını ve kotu niyetli olabliecegini! (olduğunu demiyorum bak ! pesin hukumlu de diilim) duşünüyorum. kilise meselesine gelince bak orhan pamuğunda dedigi gbi biz kesmisiz bicmisiz doğru olmasa neden ödül versinlerr, sonucta ülkeyi karıştırmak isticek halleri yok ya onlar bizii seviyooo, yada tansu ciller demişsin, mezar taşına tüfek dayamak demişsin, bence bu ayıp bisey diilki, gittiğim yere medeniyet götürdüm ben, sıradan basit bir taş idi benim elbisem le gözü gönlü acıldı sevgiyi ögrendi benden ben biliyorum cunku vede şirinim. yaa. ayrıca amerikalılların kızlderlilileri öldurdüğünü düşünmüyorum bence onlar kendiliğinden öldu, çunku cok zamman onceydi, benim dedemden bile once, dedem öldüğüne göre kızıl derlillierde ölmüştür, belki araba çarpmıştır ne bliyim ben, şimdi amerikalılları ingilizleri suclamaya gerek varmı arabayı icad ettiler GENERAL MOTORS u oraya kurdular diye çıkmasaymıs yola hayret bşii, yolda yürürsen araba çarpar tabi..
basit bu kızlderililler basit! kafalları çalışmıyo cahil köylu doğulu bunlar hepsi "onlar"..

lunchweek dedi ki...

Sevgili biricik sude,

Öncelikle "kültürünü savunduğunu" iddia eden biri olmanıza rağmen, Türkçe'yi yeni öğrendiğinizi tahmin ediyorum. Gerçekten kültürünüzü savunmak isterseniz, dilinizle başlayabilirsiniz. Sizin açınızdan olduğu kadar çevreniz açısından da faydalı olacaktır.

Belli ki saçma bir "köylü değilim ben" tribine girmişsiniz anlamsız şekilde. Kültürel değişimin zıtlığını savunuyorsanız, size yegâne önerim derhal bilgisayarınızı ve teknolojinizi terk etmeniz -Türk toplumunun köklülüğünü göz önüne alarak- göçebe ve savaşçı toplum anlayışına geri dönmeniz, şamanist bir inanç sistemiyle mutlu bir hayat yaşamanızdır. Şayet "o kadar abartmaya gerek yok" diyorsanız, lütfen okumaya devam ediniz. Zira size "Avrupalılık"tan değil de, "insanlık"tan bahsetmek istiyorum bir miktar.

Öncelikle yazıda anlatılmak istenen "Eskişehir'in ne hale geldiği" değil, "Eskişehir gibi bir şehrin "bile" bu hale gelebildiği"dir. Vakit ayırıp tekrar okursanız şaşkınlıkla fark edeceksiniz.

Bu ülkede -sizin dediğiniz şekliyle- hep var olan insanlar, birbirlerine saygısı olmayan, bir "sarılmayı" bile pornografik olarak algılayan insanlar değildi ne yazık ki... 100 yıl önce de böyle insanlar yaşamadı bu topraklarda, 500 yıl önce de. Bunların hepsi, Türkiye'yi Arabistan'a çevirmek isteyen zihniyetle girdi hayatımıza. Wikipedia'ya ulaşabilecek fırsatı olan her insan kadar var olan genel kültürünüzü bu konuya odaklarsanız göreceksiniz.

Bu topraklarda "aşk" dendiği zaman hep bir saflık, bir utangaçlık vardı. Yazıdan anlatılan "sevgilisini sarılarak ısıtmaya çalışan adam" gibi.

"Bu ülke"den kastınız İran falansa bilemiyorum tabi...

İnsanın her yerde, sevdiği insana sevgisini gösterebildiği bir yerde yaşamasını ümit eden -ve aksini isteyenin fındık kadar beyni olmadığını sonuna kadar savunacak- biri olarak, burada neyi yanlış gördüğünüzü, neyi "ayıpladığınızı" anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum.

Bir Eskişehirli olarak -Eskişehir'imiz diyişinizden çıkartıyorum bu doneyi- sevdiğiniz insana sarılamadığınız, onun elini tutamadığınız bir yerde yaşamak hoşunuza mı gidiyor acaba diye de düşünmek istiyorum. Eğer "evet"se, bunun bir tedavisi var mıdır acaba diye soruyorum kendime.

Tarihin hiçbir evresinde "sevdiği insana sarılmak" kavramının "köy evinde kapuçino istemek" kavramıyla aynı tutulamayacağını tahmin ediyorum. Kayserili bir anne ve Urfalı bir babanın çocuğu olarak sevgi kavramının güzelliğini layığıyla anlamış olmam bunun en güzel -ve en doğal- kanıtı sanıyorum ki.

Mevzu Türkiyelilikse şayet, inanın bunları düşünen insan "en az" sizin kadar Türkiyeli.

Son olarak, çok mu sevimlisiniz, yoksa yüzüne bakılmayacak kadar meymenetsiz misiniz bilmiyorum. Bununla ilgilenmiyorum da açıkçası; ama o çok iyi savunduğunuzu sandığınız memleketinizde şirinlik, temizlik ve "zeka" kavramlarını bir arada taşıyan, yaşadığı yeri sizin kadar önemseyen pek çok insan olduğuna adım gibi eminim. Zira zekanın, düşünmenin gerekliliği "çirkinlik" olsaydı eğer, dünya sizin düşünceleriniz kadar sevimsiz bir yer olurdu.

Bundan 5 sene önce yaşadığı yerden "soğutuyordunuz" insanları, artık "tiksindiriyorsunuz". Milletiniz bundan 10 yıl sonra sokaklarda ihramlarla gezip, sevdiği insana sarıldığı için kırbaçlanırken, eminim ki "şükran" duyacaktır size.

Sevgiler.

biricik sude hopolog dedi ki...

sevgili üçüncu kişi;

zannederim hissetiğiniz öfke sebebbiyle benim yazdıklarımı dikkatli okuyamadınız. halbuki ben bahsi geçen yazıda hissedilen öfkeden dolayı bi cok şeyin görülemedigini anlatmaya çalışmıştım.
Türkçeye gelince, ilk olarak iletişim kurabilmemiz için bize yardım etmesinin dışında savunulacak bir şey göremediğimi söylemek isterim nitekim ben bir kan takipçisi diil dünya insanıyım. en azından kendimi bir 'Turk'ten daha cok dünyalı olarak kainatlı olarak vs.. sanırım demek istediğimi anlamışsınızdır. Haklısınız, yazım hatalarım oldukça fazla fakat yazarkende, okurkrende şirin bloğun şirin bir dili olduğunu duşunup dikkat etmedim bu sebeple sizden diil türkçeden özür dilerim, nitekim muhattabım dalkavukluk mercisi diildir.
'köylü diilim ben' tribine gelince, tekrar belirtmek isterim ben köylüyüm. ben şehirliyim ben sınıf ayırmadığım için 'ben'im ulaşmak istediğimiz ortak gelecekteki bir noktada bu öyle diilmi? kimsenin itirazı olamazki, anadolunun köylerinde cahil bırakılmış diye aşşağılanan kesimin gün geçtikçe gerçekten cahil olmasını sağlayan tv leri radyoları gazeteleri işleten kesim, kendi çocuklarını en iyi okullarda en teknolojik hastahanelerde, lokantalarda, şehirlerde avrupalarda amerikalarda yetiştirmiyor. bakın burda ayrım yapmadığımı belirtmek zorundayım sanırım özellikle size, nitekim hem sabah gazetesininn milletvekli eşi memecanınn amerikadaki cocuklarından, hem perinçekten hem özkökten bahsediyorum.

Göcebe ve savaşcı anlayışla dalga geçtiğinizi duşünerek bir iki cümle daha sarfedicem lakin yanılıyorsam yok sayın;
şamanist anlayış reiki ilumuniati.. yada türkiye ve türk toplumu.. Türkiye cumhuriyet oldu beridir (50 ye kadr diktaile yönetilmesinden bahsetmiyorum) genel anlamda baskıların ve eş zamnda özgürlüklerin ülkesi olmamışmıdır? bu sarsıntılı geçmişine bakıp o günlerden bu gune sadece güçlü olanın sesinin yetişecegini bilmemektemiyiz gercekten? göcebe kultur zamanını kendi zamnınnda değerlendirebilrse eğer beynimiz o zamnınn şartlarını göz önünnde bulunduracaktır, tıpkı yakın tarihi incelerken dikkat etmemiz gereken ayak izleri gibi.. vs detaya girmiyorum neticede baştada belirttiğim gibi dalga geçmek istediğinize inanmıyorum sadece sinirden gözünüz karardı biraz sendelediniz heralde çünki hiç diplomatik olmayan saldırgan cumleleri sarfedecek bir girişle başlamammışsınız 'sevgili..' 'sayın..' diyerek..

pornografik kelimesi aşırılık anlamında kullanılıyor diye biliyorum ben yani, sadece cinsel icerikli olmak zorunda diil şiddet pornografisi vs gibi açılımları olabliyor, şayet bahsi gecen garson 'porno' kelimesini telaffuz ettiyse haklısınız onunn dışında bu tür bir söylem çarptırıcı olacaktır. ama yüzyıl önce insanlar sevgilerini mendil brakarak arar, hasretle yazmalara baş harf işlerdi. bugun evlerin mendil brakakılacak cumbalı pencereleri olmadıgından dolayı eşler birbirini kesiyo, herkes ayrılıyo boşanıyo demiyor iseniz bir deformasyonun farkındasınızdır. keza hamurabi kanunnlarına bakarsanız yada o davalara ('bununn icin sizin vikipedyadan daha fazlasına, kıcınızı kaldırıp aramaya ihtiyacınız var' diye eklemek istemiyorum) bugunkü insani zaafların aynılarını görüceksiniz, yine aynı suçlar yine aynı anlayışsızlık, o zamanki cezalardan bu zamana kimse bununn önünene geçememmiş, zaten geçemezde her yeni nesilde aynı sorunlar yeniden nüksedicektir. dolayısıyla yapılması değişmesi gerekenin anlayış, yada yaklaşım tarzı olduğuun düşünüyorum. 'AVRUPALI' şeklinde alaycı yaklaşımınıza binaen, italyanınn güneyide avrupalı gidin görün suç oranını ispanyanın guneyide, Genevreyi medeni yapan orda yasayan insanlarmı yoksa insnalrın hissettikleri mi? özetle bir toplumda anlayış hakim olursa o toplumda huzur olur yuz yıl sonrada hatta bu topraklarda 500 yıl sonrada..

biricik sude hopolog dedi ki...

'Bu topraklarda "aşk" dendiği zaman hep bir saflık,' girişinizden etkilenmmemmemek elde diil insanınn gözünü yaşartan bu titreşimleri reha abi haberleri sunarken sokak çocuklarında yada 'sevgililler gunüüüüü alışveriş yapın!' haberlerinden beri unutmuştuk.
Tekrar söylüyorum eskişehiri kötülemeniz önemli diil, eskişehirde doğmammış olmanızda sorun diil, hala sorunun sevgilisine sarılan çocuk oldugunu söyluyorsunuz. ama bu diil, daha dün pariste sokakta çekilen bir klip izledim çıplak bi kız yuruyodu, sora bi başka kız gelip o soyunup devam ediyodu, zannediyorum neyden bahsettiğimi anlıyabilecek bir vizyonunnuz var kusura bakmayın ben hatırlamıyorum genelde klip falnda izlemem denk gelmisti izledim gectim, hakkında bişii yapmadım, konusmadım, sadece simdi anlıyabliyorum neden izlediğimi, meğer sebebbi size bahsetmekmiş, meger sebebi aslında neyi gayet normal karşıladığımğı size ifade etmekmiş, izlediyseniz bilirsiniz, o sokaktakiler bile benim kadar normal karşılamadılar..
ama ben İranda çiftlerin birbirlerini, arabalara binip tek taşlı orta kaldırmı gidiş geliş 1 kilometreliik yolu döne döne birbirlerini kesmelerini de tatlı buluyorum arabadan arabaya, gülümsemelerini sora kacamak bulusmlarını, ordaki sapık baskıcı rejimin içindeki bir renk olarak değerlendiriyorum. aynı şekilde anadoluda ki kız kaçırma macerasınıda.. ama mesela ammsterdamdaki KIRMIZIyı sevmiyorum, bilmiyorum sıcak gelmiyo yada 'insan' gelmiyo, elimde olsa yasaklarmıyım hayır, (umarım nasıl biriyle, iranlı köylüyle, konuştuğunuz hakkında aydınlatıcı olmuştur.)

amsterdamda mendil atılmaz, bu hissiyat içersinde bir ilişki yaşamk başkabişiiii, pembe güzel bir renktir yanına 10/1 oranınnda yavru agzı cizikler atarsanız dahada, onunn yanında 1/2 mor basmaları vardır çingenelerin onlarda guzeller, ama adliyede diil, adliyede de güzel olablirler, egerki cocukları yerlerde yuvarlanmasa, yerlerde yuvarlanmalrı da guzel, egerki adliyeninn geniiiş uçsuz bucaksız bir bahçesi ve çimleri varsa.. aksini yapanı ayıplamakmı.. ne hacet burası türkiye dedimya özgürlükler ülkesi.. muhtemelen sahibi mafya olan bir çaybahçesinden bahsediyoruz, dedim ya alayına baskı alayına..

köy evinde kapucino istemek dünyadan bi haber olmak demekti. sevmek diil köyü ziyaret etmek bir başbakan olarak, usül idi. bakın bir kış günü istanbul ziyaretimde istiklal caddesi diye merkezi bir cadde var istanbulda, o caddein tam ortasında bir kafeden benzer gerekçeyle çıkarılmıs biri ile konuşuyorsunuz, yaptıgımız sey sarılmak falnda diildi, 'rahat oturmak' idi. zaten bu yazının altına yorum yazmaya iten de bu anım oldu. fırsatınız olursa tekrar uzaktan bakın, anadolu hala, 'birilerininn yeri' kavramına sahip. kültürel değişim her ne kadar baltalamaya çalışsada, tek tip fastfoodlar tek tip simitçiler tek tip lokantalar tekneler şehirler insanlar yetiştirsede, ne mutlu ki anadolu hala 'osmanınn yeri', 'ahmetin kahvesi', 'hanife hanım hamammı' sözcüklerininn sıralandığı bir toprak. bir sure önce istanbuldaki 'cemal sureyyanın meyhanesi'tabiri gibi.. bahsi gecen mekanlar o şahıslara ait diiil, asla öyle düşünmeyin, bu şahısların şereflendirdiği mekanlar, ve ahaliside bu minvelde toplanmış çeşni mekanlar. insanlarada hala kendilerine ait bir kaç çay bahçesi varsa onu TC.Anayasası nı vize yapıp bozmayalaım., gördümki istiklal caddesi olsa bile özgürlükleri kanun korusa bile, oranınn müsterisi farklııııı :), orada sigara dumanı farklı yürüyo havada süzülürken oranın ritminde akıyo. yemyeşil belgrat ormanına pikniee gitmekrir aksi, ama biz kalkarken çöpümüzü topladık demek yetmez, hayvan kalmadıkiii sen oturunca,
tophane var bi kilometre aşşağında orda oturmayı seçseymişiz yani dikkat etseymişiz daha başka..
dunya yeterince çirkin zaten bide aklı başında eli kalem tutan bunu gören insanlar anlayışsız olursa 5 yılı on yılı yok ki bunun...

εzgi dedi ki...

Merhabalar,

Sessiz kalıyorum bir süredir ama birkaç şey demeden geçemeyeceğim. Siz de fark etmişsinizdir ki, yazdıklarınızı çok rahat bir şekilde daha en başta silebilir, hayatıma devam edebilirdim. Kendi fikrinizi savunma hakkı hoşuma gitti blogumda. Ama katılmadığım çok şey olsa da, kesinlikle yanlış olan şeyler var ortada. Bunları düzeltmek durumundayım.
Öncelikle, üçüncü kişi dediğiniz insan, olayı yaşayan ikinci kişidir. Bu durumda üçüncü kişi siz oluyorsunuz. Bunun yanısıra, blogumda imla hatasına çok az rastlarsınız. Evet bol bol anlatım bozukluğu mevcuttur ama imla hatalarına çok dikkat eden birisiyim, ülkemi, dilimi sevdiğim için. Ancak dilin kendi içinde küçük oyunlar kaldırmasını seviyorum “yabtım”, “beyendim” gibi. Bunları bir hata olarak, şirin olmak için değil, hayatın içindeki oyunlarım olduğu için kullanıyorum, seviyorum.
Evet birçok kişi bana “şirin” “tatlı” demiştir. Hem de inanmazsınız sizin gibi laf sokmak için değil.
Bunlar tamamen yanlış anladığınız şeylerdi.
Size katılmadıklarıma gelince, “köylü” “şehirli” gibi sıfatlarla anılmaktan öte, “dünyalı” olarak anılmak istediğinizi söylemişsiniz. Demeye çalıştığınız şey “hümanizm”dir. Bir kez daha okuyun lütfen yazımı, hümanizmden başka bir şeyden bahsetmiş miyim bir dikkat edin. Ben sadece birbirlerini seven bir çifte daha çok saygıdan başka bir şey istememiştim.
Bunu da geçiyorum, olayı yaşamadan kafanızdaki kalıplarla nasıl bir insan olduğumu hemen anlamışsınız belli ki. Bravo. Ben bu ülkeyi, Eskişehir’i emin olun, bizi o mekandan çıkaran insanlardan katlarca çok seviyorum. Çok sevdiğim için de, inandığım ülkem, sevdiğim gibi kalsın istiyorum. Emin olun istediğim şeyse çok bir şey değil. Ben sokakta insanlar sevişsin, bütün herkes “özgür” bir şekilde yaşasının peşinde değilim. Ben sadece birbirine sarılan bir çiftin kıskançlıkla karşılansın değil, saygıyla arkasında durulsun istiyorum.
Ayrıca, benim kişiliğimdeki bir insan, eğer bu olayda, en ufak anlaşıldığı gibi davransaydı, bu yazıyı yazamayacak kadar utanırdı. Bu durumda, kendimi en ufak haksız hissetsem, onlardan özür bile dilerdim. Ama siz orada değildiniz. Bu yüzden biraz iğneyi kendinize dokundurmayı burada tavsiye ediyorum size.
Ayrıca “sevgili” ve “sayın” kelimeleri için de bir sözlüğe bakmanızı tavsiye ederim. Diplomatik olmayan, saldırgan dediğiniz bu kelimeler, tanımadığımız ama bizi eleştirmekten hiç çekinmeyen bir insana edilebilecek en saygılı kelimelerdir.
Aşkla ilgili dediklerinize gelince, sevgilim dediğim insan (yeni sayılan bir gelişme olduğundan blogumda bahsetmemiştim) nişanlımdan başkası değildir. Bu kalıpları, bu insanların gözüne soksaydık, böyle sorunların çıkacağını bile sanmıyorum. Belli ki hiç aşık olmamışsınız hayatınızda, olsaydınız yanımızda olacağınıza eminim. Ve emin olabilirsiniz ki sevgilim de ben de (nişanlım olsa da kocam olsa da başta benim sevgilimdir, sevdiğim adamdır) sevgililer günü gibi içi boş şeylerle uğraşamayacak kadar aşığız birbirimize. Bunu size söylememin nedeni, bir şey kanıtlamak değil, sevgililer günü kutlamadan, bazı duyguları etiketlendirmeden de yaşayabildiğimizi anlatabilmektir sadece.
Son olarak, İstanbul’a bir gün uğrarsanız, kimsenin sizi rahat oturduğunuz için kaldırmayacağı, sevgililerin birbirlerine sevgi göstermesinden hoşlanan bir mekan olan Mustafa Amca’nın yerini ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Mekan bahsettiğiniz İstiklal Caddesi’nde olup, kapitalist bir rejimden kendini koruyan sevimli bir han içindeki çaycıdır.
Demek ki neymiş? Her Avrupa görmüş insan belirli kalıpların içinde olmak zorunda değilmiş.
Hayat bu denli zor değilin inanın.
Sevgiler,
Ezgi

biricik sude hopolog dedi ki...

sevgili blog sahibesi;
ilk cumlenizden sizi kınamak zorunda hissetsemde, farkettimki 'modern hayat' diye bahsi gecen yaşam biçiminin bizlere kattığı bir dirhem tuz varsa o da bu diplomatik zorunluluk, nitekim silmek istemeyişinizin temeli.. pek tabiki hayatınıza devam ediceksiniz ve sizi kularım nişanlanıp akabinde dunya evine girmeniz, memleketinize karsi sevdiginiz insana karsı ne denli ciddi duygular beslemeniz gurur verici, lakin takdir edersinizki bir yazınızı okuyup ve sadece o yazınızla sizi tanıyan bir insan ne yaşınızı ne medeni durumunuzu bilebilir, ayrıca 3. kişi hala 3 uncu kisidir, çünki burda söz konusu olay çay bahçesinde yaşnananlar diil blog yazarı ile blog okuru arasındaki dialogtur dolayısyla 3uncu kişi tabiri kullanılmıştır. polemige devam etmek niyetinde diilim ancak anlatablidim sanırım annenniz babanız oğlunuz kuzeninniz her kim olursa olsun avukat sıfatında dahi olsa resmi olarak, 3. kisi olarak adlandırılacaktır, cunku ana olay yazar ve okur arasında ceryan edendir.
imla konusuna gelince, kesinlikle haklısınız imla konusundaki dikkatsizligimden dolayı yazdıklarımı sileceginizi soyleseydiniz vede blogunuzu kirlettiginden bahsetseydiniz yeren goge kadar..(üstelik türkçe karakkterler için ASCI numaralrını girmek zorunda olduğum bir klavyeden bunları yazmak zorunda olduğumu bile belirtmeye hakkım yok kanaatindeyim) ama takdir edersiniz ki gerçekler goreceli diiler benim hatalarıma 'aşırı' diyebilieceginiz gbi bir turkce ogretmeni dahaut nitelikli birisi de 'yabtım, beyendim' e aynı tepkiyi vericektir. )ustelik bunu savunuyorsunz( dolayısyla tartışmadım. )..seninki benden kara..(

[
Hümanizim insan sevgisi demektir, sevgili sevgisi diildir. butun insanları sevmektir, 'düşmanınızın bile insan olduğunu unutmayın' özlü sözüyle özetlenebilir, laikin bahsettigim sey felsefi ifade etmek gerekirse insan olgusunun 'mutlak vakıa' kainatin özdeksel bütünlüğü kapsamında temel ruhi yolculugunun hamurabi den bu yana uğradıgı duraklar, ilm-i beşerden taze bir kemik gibi sıyrılırsa geriye kalan etidir. insanlıgın bu tırnak icinde 'eti' Yani mahiyet olarak insanın dunyadaki yerini, 'geist' bilinciyle sütunlaştırıp inşa edilimis, maddenin insandan öncede var oluşuyla birlikte değerlendirilmiş bunun yanında boya olarak sıva olarak yada daha nasıl görselleştireblirim bilemiyorum, destek olarak 'külliyye' felsefesi güdülmüş bir söylemdir. bu şeklinde özetleneblir, 'hümanizim' yanlızca populer bir kelimedir.
]

biricik sude hopolog dedi ki...

bunuda geçersek, kafamdaki kalıplar dediğiniz şeyleri dünşüncelerim olarak alıyorsunuz sanırım? öte yandan doğru kullanımında bloğunuzdaki bu yazıyı herhangi bir ön yargıyla okumadım, okuduktan soraki cevaben yazdığım yorumuda sadece benzer bir olayla karşılaşmış olmanın heyecanıyla kaleme aldım, istedimki vaktiyle kör gözle sinirlendiğim benzer olayda bir parca da olsa durmak isteyip istemiyeceğinizi size sormak, size oldukça alışıla gelmiş dışında bir tavır gibi gelmiş olablir niyetim, lakin yorgun saatlerin ardından doğduğum ülkenin insanından bir nefes işitmek hoşuma gittiği için tekrak cevabınızıı kntrol ettim ve devam ettim ve devam ettim yazmaya, farkettimki 'silerim, milerim' gibi na musait tabirlerin dışında ne mutluki ortak bi zemin oluşmuş, fikir alışverişinde bulunulmus, her ne kadar anti diplomatik 'aşık olmama' soylemlerini gorsemde benzer sekilde nisanlınızla ortak dusunme adına bu sekilde yakllaştığınıza yoruyorum. nede olsa 'tanınmayan kişiler eleştirilemez' bağnazlığında bir şahıs başta soylediğim 'modern hayat'tan nasibini almammış kişidir. (lakin nedense, kendi aranızda size bu cevabı yazan şahısı nasıl adlandırdığınızı çözemiyorum, -manyaan biri, -denyonun biri vs üvertürlerimi, yoksa konunuzda sadece yorum yapma şansı (üstelik silinme tehlikesine karşın) olan ilgli kimse, veya -acaba ne demek istedigini anladıkmı? sorusunu yönelttiğiniz bir yazarmıyım.)

orda olmadıgımı sizin hatırlatmanıza gerek kalmadan kendi yazımda yazmışım tekrar bakarsanız, ve bu yuzden yazdıklarımı okumadıgınızı yada okuduysanızda benzer öfkeyle saglıklı degerlendiremediginizi duşunmekteyim.

tüm bunların dışında bir kac hafta içersinde o topraklarda olabilme umudu ile bahsettiğiniz mekana uğramak isterim, lakin anlıyorumki orasıda sizin yeriniz tıpkı 'osmanın yeri' 'hanifenin hamamı' gibi. bana 'o mekanda uygunsuz gelecek HİÇ bir davranıs yoktur' derseniz size sadece gülümseyeblirim.

Hanımefendi özgürlüklerin göreceli dağıtıldığı bir ülkede yaşıyorsunuz. eşit ve daha eşit kavramının telaffuz edilebildigi bir toprakta.. buna destek olmak yada gerçek anlamıyla özgürlüklerden yana olmak adına fırsatı olan son nesilsiniz belkide. bir taş parcasıyla bir yumurta, koca bir sungerle ucan balon kadar kardeş olamaz hiçbir zaman.

biricik sude hopolog dedi ki...

[
Son olarak blogunuzda yada yaşamınızda attığınız adımlar size doğal olarak çok doğru, genel olarakta 'bazı hatalarım olmuş olablir' ön bilgisiyle yön vericektir. bu insan olmak, zaaf sahibi olmak demektir zaten. ama akıl sahibi ve bunu kullanabilen kimseler bu zaaflarini farkednelerdir. ne özel olarak sizden, çevrenizden nişanlınızdan nede benden bahsetmediğimi belirtmeye gerek yok sanırım insan hakkında sizin bildiğinizden fazla bir şeyde bilmiyorum, sadece kendi )yaşanmışlıkları( olan biri olarak size cevab yazdım ve konu buralara geldi, 3. kişi takısını sizin cevap vermenizi yani 2. kişi olarak sizin cevap vermenizi bekleyen, bir konuşmayı baslatan birinci kişi olarak telaffuz ettim, fark etmediğinizi duşünerek tekrar yazma ihtiyacı hissediyorum, eminimki hayatınıza giren bu degerli şahsiyet hakkında beni yanlış anladınız. tanımadığım bir kimseye bok ye sen sus demedim asla, ona da cevap verdim, sadece beklerdimki muhattabım olan kimse onunla konuşabileyim bir süredir sessiz kalmış olmakla özetlediğiniz durum umarım hayatınıza yansımaz, yayılmaz. kendi hayatınızın renklerini koruyabilmeniz dilegiyle...
.-zannediyorumki rahtsızlık veriyorum hoşçakalın-.
]

Yorum Gönder